[Ana Sayfa ] [Siir][ Antoloji ][Genc K ] [Makale] [Deneme] [Oyku] [Fotograf] [Felsefe] [Forum][Tiyatro] [Sanat ] [Haber ] [Sinema ] [Kitap ] [Muzik] [Ziyaretci Defteri]


BİR KİLİT BİR ANAHTAR / EBUBEKİR EROĞLU

1 YORUM

Bir Kilit Bir Anahtar


şahitsiz vakitlerde

inşirahıyla geldi de kalbin

bir anahtar koydu önüme

bakir sorunların senin



farkedince içine girdiğini

belasını bulmamış bir hercümercin

“bu nasıl meclis” dediydin hani

“umurlarında değil sözün mahremliği

yürekten gelmeyen sorular;

paslı kilit

bir ses diyor ki: ya hu

çek git”



şöyle bir baktıydın yakası yırtılmış ağızlara

kederle döndüydün oradan oraya

mahrem söze bir yer bulmaya



açık ettiklerin senin bir soru bugün

perdeler ardında gördüğün

bekâreti eksilmez cevabı verilmekle

yarışı sürdürse de farfara ağızlar

onlar kilit dese bende anahtar

yok edemez onu bu dizginsiz hengâme



“zaten cevabıyla birlikte mayası tutar

değdiği her yüreği sarsarak doğar

bir soru” dediydin “içten ve hakikiyse”



tat veren hışırtısıyla geldi

otlara sürünerek geçen bir derenin

bazen kilit oldu bazen anahtar

bakir soruların senin



(Şahitsiz Vakitler’den)



Pergelin Mükemmel Dönüşü


Pergel dönüyor makas açık

Bir adam şapkasını uzatıyor hah sakın almayın

Titresin dursun kurumuş katılmış elleri

Pergelin döndüğü her kavsi makas kesecek

Uzatsın tırnaklarını uzatsın boynunu

Pergelin döndüğü her kavsi makas kesecek



Bir kadın başını koyuyor yastığa dikkat

Pergelin dik ayağını burnuna koyup döndürün

Elinizden böylesi gelir muhakkak

Siz hey büyük üstadları hendesenin ve cebrin

Döndükçe pergel makasla yüzünü kesin

Kadının alnını kulaklarını çenesini saçlarını

Kırpıntıları atıp yüzü alın

Yarı çapı bir yüzün sizin en büyük bir başarınızdır



Bir çocuk ayağını alıştırıyor seksek oynayarak

Pergel geldi mi makas nerede hemen açın

Çocuğun topuğunu parmaklarını keseceksiniz

Yere artık mükemmel basacak çocuk

Pergelin döndüğü kavsi kim küçümseyebilir



Bir kız yanağını uzatıyor bir gence

Zamanı geldi artık elmacık kemikleri kesilecek

Pergeli döndürürken o üç parmağınız kat'a titremesin

Boyuna döndürün döndürdükçe makas peşinizden gelecek

Burnu gidecek kızın gamzesi kalacak sadece

İş bunda değil dönüşü pergelin mükemmel olmalı



Bir adam yürüyor başının üstünde pergelden habersiz

Dönüyor oysa pergel makas gıcırtıları arasında

Omuzları kalmıyor adamın kolları düşüyor

İki yarım adım atabiliyor baldırdan

Kesilmeden önce o upuzun bacakları

Adam tostoparlak bir kirpi gibi yerde şimdi



Yeryüzünü ayı ve denizleri

Dönüyor pergel

Pergel nasıl da dönüyor

Makas açık

Etrafa durmadan kırpıntılar saçıyor


ANKARA İÇ SAVAŞINDA ÜÇ HAİNİN PORTRESİ / AHMETHAN YILMAZ

0 YORUM

ankara iç savaşında üç hainin portresi

(tanrım!
perdeleri çektim
yeni emirlerinizi beklerim)



zincirleri yeni boşanmış ergen bir kızı beller gibi
tecrübe edelim
şu üç kişiyi


boynuna savaşlardan sonra ağır madalyonlar geçirilen bir çocuğun
kendini ateşli silahlara veren bir ihtiyarın
savaşa çizdiği haritalarla giren bir delikanlının
sözleriyle konuşalım ortalığa

HER BİRİ
KENDİ YÜZÜNÜN YÖNÜNDE GİTTİ


I a

henüz robinson olmayı düşleyecek yaştadır
ufukta gemilerin belirmediği ıssız adalı rüyalar görür
boya kalemleriyle renkli savaş defterleri tutmuş
kıyımları temize çeken sevimli bir gergedan olmuştur

I b

şehirleri kaldıracak kadar bir herkül olabilirdi
çocuk kıran sıcak ve trahomlu bir rüzgara
ESMESE DE OLURDU diyerek
diğerleri gibi düşünmüş
memur olmuştur

I c

bunalarak yaşamıştır bu kederli savaşı
kendine mi hain olmuştur tanrılarını yakarak
üstelik dini bütün bir adam gibi davranıp
bombalanacak şehirler gibi içini de karartmıştır

TUTARLI BİR AYAKLANMA İÇİN
YOLA ÇIKILAMAYACAK BİRİ

II a

yaş haddinden emekli bir kaptandır
uykularında
kundaklanmış gemilerini ve annesini sayıklar

II b

HAYAT BİNİLEN VE UÇURULAN BİR GEMİDİR

dediği gençliğinde
kafasını karıştıran adamları denize atıp
seyir defterine

DENİZ İHTİYAR VE GÜZEL BİR KADINDIR

diye yazmıştır


II c

sonra barut bağlamıştır damarları
otellerde ihtiyar bir kaptan kılığında gecelemiş
mayınlı sokakta
yelkenler fora sürgünü gezinirken
infilak etmiştir

İNSAN BALDIRANI KENDİ İÇMELİ

III

son olarak
şizofreniyi döşüne oturtamayan biri

kendini

ŞEHRE BİNİP ÇÖLLERİ DOLAŞAN BİR HORTUM

diye tanımlamış
aklı sağlamlara
mutlu sonla biten söylevler vermiştir


/dostlarım
kölelerim
suratlarınızı lâmbaların ışığında belleyelim ve şehre girelim
haritalara keyifle kurulan o kutsal imparatorluğa girelim
ulu kişilerin ellerine bayraklar tutuşturup
bizi uçurumlara azmettiren şehre girelim
o gürültü duruşmaya
o görkemli çürümeye girelim
(bir gün yenileceğiz nasılsa ve kuruyarak öleceğiz
kim koruyacak bizi)
içimizi alt üst eden gemiye
gönüllü girelim/

IV

BU DÜNYAYA ADAM ÖLDÜRMEYE Mİ GELDİK
BU UÇSUZ BUCAKSIZ ÇEKMECEDE SAKLANMAYA MI
YÜREĞİNİ AÇTIĞIMIZ GERGEDANLARI
DERİN DONDURUCULARDA KORUMAYA MI


KAKNÜS YAY.


Korse / İsmail Kılıçarslan

2 YORUM

bir ikindi oturması yarıda kalıyor gibi:
çünkü birazdan yemek taşacak, birazdan okuldan dönecek çocuklar
birden sis bastıracak ve diyeceksiniz: her şey buraya kadar, kapatıyoruz abiler

ford minibüste orhan dinleyerek gittiğim o ıssızlıkta düşündüm bunları
ve düşündüm: düşünebiliyorum, demek ki ölmeme daha var

herkes ölüme bir kez yaklaşmalı henüz hayattayken, en azından bir kez
ölüme: o eşsiz güzellikteki yalın şarkıya
bir belgesel çekiyor gibi değil hayır
kitaplardan okuyor, komşularından, analarından öğreniyor gibi değil
ucuna kadar kendi adımlarını kullanarak ve kurulayarak üstüne bulaşan yaşam lekelerini

yaşam lekeleri dediysem, hani süslü bir laf bulmak istediğim için sanmayın
ne o malum çevreleri severim ne o süslü lafları, eminim cahit koytak da sevmez
ve oksijenli su, tendürdiyot, kara merhem türünden şeylerle temizlenemediğinden

belki bolca dua, belki bolca yakarış, kimileyin bunlar da yetmez
yetmez çünkü arada pek çok şey vardır artık, pek çok modern nesne
sayıp dökmekle bitmeyecek kadar çok: televizyon dergileri, koltuk parlatıcıları
corn flakes, enis batur, ya da ne bileyim, daha pek çoğu

“hayat bu” diyordu şampiyonların kahvaltısını yazan adam, neydi adı, tebrikler bildiniz
durmadan birilerinin ölüm haberini veriyor ve “hayat bu” diyordu, inanın bana
işte umutsuzca anlatmaya çalışıyorum size bunu, bir an yaşamla tüm bağınız
başlamadıklarınız, yapamadıklarınız, bitiremedikleriniz,
yarım kalan kavgalarınız, okunuşuna bir türlü akıl erdiremediğiniz fransızca kelimeler,

almadığınız tüm kürt börekleri bile geride kalacak: hayatta
şimdi ben size “ben aslında bir kere öldüm, çok güzeldi” desem bunu denemezsiniz değil mi?


Bütünleme / İsmail Kılıçarslan

0 YORUM

ya aşkın rüyalı ve porselen bir ağzı yoksa abicim
ya herkes mağazalara saklanıp kaçıyorsa sınavlardan
yahut toplantı masalarında – bilirsiniz uzun ve gereksiz büyüktürler-
projelerden, arabalardan, gelecekten söz açıyorlarsa

burada bir şair ölüyor, bir yağmur başlıyor burada
modern dünya, modern dünya bana bir masal anlatsana

yağmur ve ben, başka bir şey istemez, istemem kralları ve vaizleri,
aklımın buharını, beynimin dehlizini, italyan akrabaları
haşhaş istemem, magazin programları, olmadık sataşmalar istemem
ben şairim, istemem istesem kendi kabuğuma çekilip, yani içime gidip
yani bir resim çizip köşemde beklemek isterim
vakti geldiğinde pençelerimi, o güzelim türkçe pençelerimi, geçirmek için
geçirmek için güzelim bir yolcuyu pek bilinmeyen bir tren istesyonuna

söylüyorum işte ben bu herifi sevmiyorum
bir yalnızlık buldum, orta yerdeydi, onu sevdim ama


Selika / Şeref Bilsel

0 YORUM

Kayalıklarda dinlenen bir şarkıydık
yoksul adamlar bilirdi yüzümüzü
gittin niyetsiz bir şafakla söyleştin
ıslak pervazlarda gülüşün kaldı
yağmurdan önce saçların
ateşte kızarmış güllerin vardı

Sen susadıkça bir ceylan ölürdü apansız
dilek ağaçları sökülürdü yamaçlardan
kıyısında dinlendiğimiz zerdali
saraçlar çarşısında yakalanırdı
ruhunun ritmini sunarken kayışlara
ben boğulurdum sen susadıkça

Gözlerin ertelenmiş bir bahardı
rıhtımsız gemilerin süslendiği
sarı divanlarda yasaklar
açılmamış nevresimler ve muskaların vardı
durmadan yağmalanan bir şeydi akşamlar

Kayalıklarda dinlenen bir şarkıydık
yoksul adamlar bilirdi yüzümüzü
usulca dağlara çektiler bizi
bilmediler / bilmesinler
hangi gülün kokusundan zehirlendiğimizi

Kime yenilmeliyim söylemiyor toprak
papatyaların kehanetinden yorgunum
yorgunum yüzüme defnedilen mahşerden
niyedir bilmiyorum ama
geceyarısı şeytan deresine vuran
ayışığına teslim ediyorum seni
ilk defa kendimi yenmekten dönüyorum
kendime gelirken senden gidiyorum
yüzün silinmiyor akşamlarımdan
ellerimde ayrılıkların esmerliği varken
sen de git selika git
kendini de götür giderken


Aşk / Metin Cengiz

0 YORUM

bir şey var yüzünde, gök birden açıyor
yeni bir yağmur yağıyor sokaklarda ağaçlar
diyorum bir şey var, yaz kokan bir gül
gitgide çoğalıyor yüzündeki güneşte

başka bir şey daha var, bilinmeyen
insanlar bir serapta yürüyor sanki
geceden kopup gelen bir ırmak
akıyor düşlerin en güzel rengiyle

eski çağlardan kalma bir şey
arada bir anımsanan, unuttuğumuz
-adına aşk denen şey belki bu
bir ürperiş, sıcak kan akışı gülüşünde


Aşk Bu /Metin Cengiz

0 YORUM

vakittir, açsın gözkapağın –gece
aydınlığı boyansın sonsuz, senin için
bezensin yeryüzü tanrı aşkıyla
açılsın geleceğin tüm kapıları –soylu
yağmur ayaklı ışıklı yürüyüşün
sürsün sema altında ah vakittir
aşk bu... şarkıların kıskandığı

duysun herkes bu şarkıyı, kan gülü
rüzgâr taşısın ezgisini tüm koyaklara
davullar aynı çağrıyı yaysın –nasıl
çiçek kokuları içinde –böyle çiçek...
tüyden hafiftir çıplaklık, dans etsin millet
nur yağsın yoksul ruhuna, ta sonsuza
aşk bu... gazellerin kıskandığı

duygular ölümlüdür denir ya inanma
insan yaşarsa eğer koca bir yürekle
gün doğdukça açar duygular da –ah maral
varoluş yasası bu, titreyişi ruhun
işte bunu diyorum başlıyor kıyamet
gitgide mavi gitgide coşkuyla
aşk bu... kutsal yasası insanın


Buradan Bakınca Gökyüzü / Hüseyin Akın

0 YORUM

(I)

az şey değil bir kızı bir babadan çekip almak
bir konup bir havalanmış diye tam tepesinden gökyüzü
şarkıya tam başlamışken, uzaktan, ama çok uzaktan
kanat çırpar gibi geçerken bir ölünün düşürdüğü çığlık
sakin bir liman arıyor herkes, yeter ki terlemesin diye
bir el bir avuçta, geriye doğru yazılmış mektupları anarak
yani ölsek te yaşıyoruz, bir bu üstesinden gelemediğimiz
bir de karıştırmadan geçmek köprüleri birbirine
az şey değil üst üste aynı uykuyu uyumak
üstelik daha dün gibi geliyor bana dalından bir meyve düşeli
hepte elma kurtuluyor şehvetin kısık ateşinde üşenmeden
günde kaç rekat pazara dönüp en olgun yerini
hayat bu ya, hangi aynada dursak bizden biri iniyor
alçalıp yükselen bir ovaya doğru sürüp giydiklerini

(II)

bizden biri inliyor tam topuğundan kendini zamana kaptırmış
soluk soluğa atlara
dinmiyor bir acıya doğru kurulmuş cümlelerin sızısı
dinmiyor kanla karışık yağmur
aslında başka çaresi yok, yaşanacak günlerin önüne atmalıyız kendimizi
kuşluk vakitlerine
o su öylece aksın nasıl duruyorsa sezdirmeden
bir bardak bir masanın üzerinde dudaksız
hep öyle kalsın gök, aynı yerinde, biz burada daha bir rahatız
ona hiç sürünmeden sabah akşam
giderken bir sürü kuş kalıyor ya üzerinde
gökyüzü ondan güzel ben buradan bakınca
ben buradan bakınca perdeleri kapanmış
küçücük bir köy kalıyor, mezarlara sığınmış
dokununca bir sürü gözüm oluyor, ondan ağlıyorum işte ben
üstüme bir şey almadan
yorgun ikindi gölgelerini unutuyorum dünyanın
sonra kalkmamış çeltik tarlalarını
biliyorum akşama yine gece var
onu yere zembille indirecek evin en yaşlı ninesi
her şey ortalıkta kalacak, arzular, o gezip görülmedik yerler
bir sürü pazartesi…

(III)

bembeyaz çamaşır yağıyor, elini çabuk tut
topla dal uçlarından yağmuru
n’olurdu mümkün olsa bir kadından öteye geçebilmek
aşıp çitlerini dünyanın
cama çarpınca sendeler, dile gelir ıslanırdı
öptükçe tükenen yüzü yağmurun
o kadın oradan çıksa, alıp saçlarını elleriyle öyle
örtmese yağmuru rahatça yağsa
kimbilir ne güzel görülürdü gök eski yerinde olsa
tek odalı evlerin balkonlarından
yukarı salıversek toplayıp bir sürü parçasını çatılardan
aklımızda son kalan yanını
ey gök, çıtını çıkar! dağılsın yüzündeki kalabalık
bir yıldızın batıyor dünya açıklarında!

Hüseyin Akın


Ah Tamara /Selim Temo

0 YORUM

Selim Temo

mızgın ve frok için

ah! Tamara
(bitmemiş bir şiirin ipuçları)
yaşam ve ölüm
iki hasım şimdi
iki şüpheli şahıs
her an birisindir
her an ikisi


ı

Samanyolu uzanmış sereserpe
hasat bitmiş
erzak, kuruyarı istif
geriye bir şairin hüznü kalmış biçilmedik
boy vermiş, başak uçları göbekte!
incecik bileklerime batıyor ah, Tamara!
büyüdükçe mi yitiriyoruz saflığımızı?

Samanyolu çırılçıplak, gece yıldızlı
dut yaprakları hışırdıyor, orda mısın?

ıı

meyva dalları ağır, yorgun
ersabah doğuracaklar yarın
şimdi geceye karışıyorlar simsiyah yapraklarıyla
kapımın yüzyıllık mavisi
bir sağımlık çiyi çiçeklerimin
-en çok şafakta tazedirler
hep tükenmez bir umudun habersiz sebepleridir

ağzımda dağılan Toran üzümü
sapsarı tınazlarla sağılmayı bekleyen harman
saçları tutuşan dağlar
havaya akan kuru buhar!
hep bu umudun dirilişidir Tamara!
bundan tenim bu kadar esmer
ve savrulup gidişim
adı geri verilen diyarlara..


ııı


tandırdan ahker eksilmez olmuş
yapışmış hamuru yakıyor, bu koku ordan
Batman Çayı, Malabadê’nin ayaklarını öpüyor
ve tutsaklığının farkında
bunca yıllık kalıbında böyle aktığı görülmemiştir
bezgin, biteviye..
ve sesler eksiliyor geceden
hasretlik bir Fa vurulmuş en son
dört Mi yaralı Requiem’den
Re teslim olmuş, pişmanmış
diğerleri karanlıktan..

ama alev aydınlatır dumanı da
saçılmış bir beyinden içeri
kara burunlu kara postal
işte her şey bu kadar açık, Tamara..


ıv

adım, soyadım da söyleniyormuş gibi uzundu
çok dövdüler beni, çok ağaçtan düştüm
kafamda on dört kırık izi var, sıyrıkları saymadım
katlayıp katlayıp boyuma uydururdu annem
yine de çıplak ayaklarımı gizleyemezdi pantalon
derken kırmızı bir kundura aldılar bir yaz Çermik’ten dönerken
eskimesin diye hiç giymedim
sonra ayağıma dar geldi..

yüzlerce bilye bulurdum düşlerimde
uyanınca hiçbiri olmazdı
hep ütüldüğüm günlerde görürdüm
karışım büyüdü, düşler seyreldi..

bir sabah ayrı bir dünya, intizam!
öğretmenin yazısı kadar yabancı..
paydosta kendi harfleriyle ağlayan annem
hangisi bendim.. ben hangisiyim..
biraz Kafka okumak gibi bir şey galiba
kapkara olmak belki
belki ismin ne? hâli


v

- a ha! bu atlı Mıhlıso’dur
ilerde itirafçı olacak!
Nuro bir kolcu daha vurur
bu kırkıncı!
sıtma çaputuna birebir ellerinin şifası..

Edip vurulmuş.
Edip vurulmuş..
Edip vurulmuş... hawaaar!

jandarma.
sıkıyönetim..
harekât...

ictima.
işkence..
terörist...

sıtma.
verem..
kolera...

ölüm.
yas..
taziye...




dört parçalı göğsümü
paletler çiğner her gün
yürür giderler kirpiklerim boyunca
önüme atılan kardeş başları
taşırır yoksul gözlerimi de
inadına ağlamam işte
acım, yaşadığımca ağlasam bitecek değil!

birilerinin kahır doluyor içi Tamara!
birileri yakıyor kendini yunmak için acılardan
yeter
yeteeer
y e e e t e e e e e e e e e r r r...


vıı

kaç çiçek kurusu
kaç kelebek ölüsü
kaç yüz buruşuğu
yaşanamayan kaç aşk
olası kaç heyecan
kaç eksik ürperti
hiç saramayacak kaç beden
bir
taş
oynuyor
yerinden
bir adam güç bela öpebiliyor sevgilisini
bir saz kırılıyor
bir civan uçuruma salıyor ağırlığını
bir köprü uçuyor bakmaktan
ellerim yanıyor kâğıtta
ellerime ağustos yağıyor durmadan
en çok baharları ağlıyorum
bir yanardağın batısında


vııı

beklemek zamanı çoğaltır Tamara!
belki bir deprem, hadi bir deprem
taşırır yoksul denizleri

ilk kurşun.
ilk sağım..
ilk ağızsütü...

dışarda fırtına var:
bütün pencereleri açın!

ve kederli bir yüze kapanır kapı
tanrı kadar mağrur kadınlar bekler
köylerde, şehirlerde acır yalnızlık
başkasının ölümü: tek gerçek felaket!
sapsarı bir endişeyle sokaklara çıkılır:

Agit vurulmuş.
Agit vurulmuş..
Agit vurulmuş... ah, heval!

hiçbir romana sığmayacak
hiçbir yüzyıla hasretimiz
alnımdan kırgın sloganlarla bir şehir geçer her gün
bültenler kelle başı söz eder öldüğümüz ülkeden


ıx

soğuk olur anneciğim.. soğuktur beklemek
soğuktur kör umut biriktirmek sağır beyinlerde
yeni yükünü yıkmaya benzemez
ama en az senden eksilen kanlar kadar kutsal
ve yardan, yarenden yoksun, öylece,
birbaşına, sebepli bir intihar
sebepli bir koyveriş kendini, arkadan geleceklere..
yani anneciğim soğuk olur dizinden uzak her yer
ölüler.. ölümler artar ömründe
kaygıyla bültenleri izlersin.. soğuktur bahar gelmez
soğuktur, ihanet artar.. soğuktur, iftira..
ve ben cüzamlı bir yolcuyumdur kimsenin konuk etmediği
düşümde bir sevda bulurum, adı: Tamara!
uzar, uzar sesim sessizlikte, bıkkınlığında sessizliğin
derken yarına inanmaya başlar birileri
düşlerinde umut bulur
saçlarında bölünmüş bir şefkatin sımsıcak izi
dudaklarında kaçak tütün tebessümü
ve tokalaşmaları sertçedir, samimidir
kendi renginde akar Kızılırmak
Dicle kendi dilinde çalkanır
ansızın hatırlanmış bir şey gibi


x

a a h, Tamara!
niye mi tutuyorum ellerini
niye mi dönüyorum köklerime
sen ki birden çok, çoktan fazla
ve kelimenin birkaç anlamıyla dişi
ve ben tutuşmalıyım Tamara
bir aşk da mutlu bitsin!





Ayışığı Sonatı’nı çaldığımız akşam..
tabanlarım ağrıyor
bıyıklarım gürültüyle uzuyor
hışmımdan korkuyorum Tamara!
bir namlu ucundaki darağacında
tepinir, tepinir kesilmiş bir kuş gibi içim
bıraksalar sulardım, dallarına çıkardım yeşilken
şimdi savaşçılık oynar içimdeki çocuk
artık hep ebe değil
ve oyunlarına almıyor Beko’yu..

korkarak
üşenerek büyüyen Feyzo’yu vurmuşlar!
ensesine ölüm sıkılmış, iki el!

Feyzo vuruldu.
Feyzo vuruldu..
Feyzo vuruldu... a a h, heval!

yaşam ve ölüm
iki hasım şimdi
iki şüpheli şahıs
her an biriyim, Tamara
her an ikisi.


Hırka Küs/Metin Kaygalak

0 YORUM

hırka küs


1

burdayım; yüzüme kırbaçlanan dünyanın
bana büküldüğü yerde. kinini büyüten
ısrarın yüzü yok, cevaplar perde, örtmüyor
dilimi karşılık bulduğum sorular. sesimi
düşürüyor hıncım, zahid kırgın, sultan kimin
kalbinde, bir aynaya dökülüyorum, tutmuyor
sır'ım.. ne yapsam herkes yanlış kederde.


2

burdayım: cevabın soruyu incittiği yerde.
geceye mürekkep bir aynaya sürçüyor
ismim, kibirsiz taylar dolaşıyor kanımda.
eğri söze susar oldum nasılsa, nasılsa kanserli
dilim. fikrim fiilini çekiyor, ne inkâr be küfür,
vakti geçmiş sefilim.. inandım ki ben, her
kandile gizli yanmış fitilim.


3

burdayım: sabrımın o teb'ayla sınandığı,
ricalin kem sözünü bıraktığı yerde.
katediyorum baştan başa yeniden geçtiğim
yerleri. kahredici bir dille tutunuyor bana
sûr'um. susuyorum, kavmimin incinen gözüyle
bakıyorum burçlardan çöle. kaab uzak, hırka
küs.. hüseyin ki artık kalbimizde süs!

Metin Kaygalak


....

7 YORUM

...

Nilgün Marmara

Sonra buradan giderdim bir hiç için,
nasıl hiç nedensiz dökülüp de yollara vardımsa
şu doğa kucağına ve birden buralı doğumlu,
buralı yaşamışlı nasıl duyabildiysem ben-imi,
öyle kolayca bir başka belde de kabullenebilir beni
ve hep bulurum yeni güneşler yeni dağlar yeni denizler
yeni sevi titreşimleri, hiç yardımsız.
Düşüneceğim bu buluntuların ne kadar sonsuz olacağından
başka hiçbir şey ve yaşamın tüm kolaylığı içindeki
erişilmez gizem ve güçlük...
- Bir kelebeğin insanlara çok doğal görünmesine karşın,
doğanın onu o denli uyumlu yaratabilmek için belki de
düşlenemeyecek nicelikte zorlukları göğüslemişliği.
Bu çok hızlı bir müzik ritmi benzeri, beynimi kazacaktır,
ya da bir ılık rüzgâr gibi okşayıcı olacaktır benim için.
Korkunç kokular saçan, renk cümbüşü içinde,
çekiciliği kavranamaz çiçekliyolların,
sürekli kuşkucu yolcusu kimliğinde belirlenemez miyim?
İncecik tahtalar üstünde neredeyse denizin üstünde,
ortasında yürüyormuş duygusu yaratan iskelelerin,
ayakları kaydırma olasılığı için korkarak,
geceleri sakınımlı adımlar sıralayan bir deniz gecesi
ya da gece denizi tutkunu olarak sürüklenemez miyim?


Hep yürüyen biri olmak istenmez,
yürümek sürekli izlenimdir, duraklamak ve düşünceyi
beklemektir yolun varlık kanıtı. Dural bir yol isterim,
öyle bir yer ki hem yürüyüş duyumunu yaşatacak hem de duruk.
Orada, motorları geçen işleyişiyle beynimin, yalanlar,
gerçekler, düşsellik, geçmiş, olacaklar, tüm olasılıklar,
göksellik, yersellik, erlik, dişilik, hünsalık, görülenler,
görülemeyenler, yaşadıklarını sananlar,
hiç yaşamayacaklarını sezenler, göreceli tutuncalar bularak
onlara sarılıp ana memelerini bırakmak istemeyenler örneği
yaşamlarını sürdürmekte bekinenler, ışıklı hayatlar,
karanlıklara gizlenenler, seçmeler, vazgeçmeler, değişimler,
tanrılılar, tanrısızlar, yakaranlar, ilençleyenler,
yeni canlar yaratmak için çırpınanlar, yarattıktan sonra
pişmanlıkla yananlar, bu olayı unutmuş olanlar, kendilerini
bile sürükleme gücünden yoksun insana dönüşebilecekleri
daha tohumken yokedenler, çılgınca arzulayanlar,
arzularını gizleme zorunluluğu duyanlar,
taşıdıkları gizil güçten habersiz olanlar,
en yüce sevgileri düşleyenler, sevgi sözcüğünü silenler,
yine yazanlar, yazgı diye ölümü bekleyenler,
yaşamlarının son bulacağına başkaldıranlar, elleri ve gözleri
göğe çevrili o en büyüğün ellerini tutacağını ve
göz kapaklarını okşayacağını umanlar-üzerine,
üzerinde sonsuz düşün gidiş gelişleriyle kıvranabilirim...





Kasım, 1979
İstanbul


Yokuş Yol'a / Turgut Uyar

0 YORUM

güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar

dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan
Kürdistan'da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar

Muş - Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan
eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar

sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan
portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar

bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan
padişahlar ve Muşlar kanar, darülbedayiler kanar

Muş - Tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar

el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar


1919 / İlhan Berk

0 YORUM

Ben dünyaya bir idare lambası altında geldim
Yeryüzü Birinci Dünya Harbi'ni yaşıyordu
Başımın üstünde mendil boyunda bulutlar vardı

Yunan Harbi'nde yanan şehirlerimizi bir dağdan seyrettim
O çadır çadır insanları askerleri esirleri
Arkalarında bir gömlekle kaçan halkımızı
İlk topu ilk tayyareyi gördüm
Anam kardeşim ve ben ayaktaydık
Kapanık dükkânlarıyla çarşılarımıza yağmur yağıyordu

Her sınıf insanıyla şehrim dağlara taşınmıştı

O yangından nehirlerimiz dağlarımız ve çeşmelerimiz kurtuldular

Yanmış ve yakılmış şehrimize bir akşamüzeri askerlerimiz girdi
Kursaklarında bir parça ekmekle insanlar ayaktaydı
O gün dünyayı ve insanları tanıdım
O gün ayağımın dibindeki şehirden ağlamayı öğrendim


Yalnız Bir Opera / Murathan Mungan

0 YORUM

ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, ratsgele bir ilişki
gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin


Yaz başıydı gittiğinde. Ardından, senin için üç lirik parça
yazmaya karar vermiştim. Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.


Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan
munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu


Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti
Mayıs. Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de
ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı,
değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? "Eylül'de aynı yerde ve
aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.

Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran
Zaman'ı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını


Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik
kalmıştı.
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış
arkadaşlığımıza. Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
Sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.

Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.

Gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.


Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?

Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları
gibiyiz. Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir
şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.
Artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi
Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz

kış başlıyor sevgilim
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
oysa yapacak ne çok şey vardı
ve ne kadar az zaman
kış başlıyor sevgilim
iyi bak kendine
gözlerindeki usul şefkati
teslim etme kimseye, hiçbir şeye
upuzun bir kış başlıyor sevgilim
ayrılığımızın kışı başlıyor
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.


Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu
gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...

Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun
para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar
Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar
gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
çağrışımlarla ödeşemezsiniz
dışarıda hayat düşmandır size
içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
Bir ayrılığın ilk günleridir daha
Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla

Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saatin tiktakları
kaplar tekin olmayan göğünüzü
geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara
boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
gibi
yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
alınmaya
kendimizi hazırlar gibi
yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar


denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar


Bana Zamandan söz ediyorlar
Gelip size Zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. Hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi. Dahası onlar da bilirler. Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
öyle düşünürler.
Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden
karşılaşmak kolay değildir elbet. Kolay değildir bunlarla baş etmek,
uğruna içinizi öldürmek. Zaman alır.
Zaman
Alır sizden bunların yükünü
O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar
dibe çöker. Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. Bir
yerlerden
bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

gün gelir bir gün
başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
o eski ağrı
ansızın geri teper.
Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten
Bitmişsinizdir.

Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları
önemi kavranır. Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini
kazanır. Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.

Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
Herşeye iyi gelen Zaman sizi kanatır


ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
günlerin dökümünü yap
benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
kim bilebilir ikimizden başka?
sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
kendiliğindenliği
yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün
emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Bunlar da bir ise yaramadıysa
Demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda


Bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
solgun yollardan geçtim. Bakışımlı mevsimlerden
ikindi yağmurlarını bekleyen
yaz sonu hüzünlerinden
gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
geçti her çağın bitki örtüsünden
oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
bakarken dünyaya
yangınlarda bayındır kentler gibiyim:
çiçek adlarını ezberlemekten geldim
eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
unuttuklarını hatırlamaktan
uzak uzak yolları tarif etmekten
haydutluktan ve melankoliden
giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
Bütünlemeli çocuklarla geçti
gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

Bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
yaram vardı. bir de sözcükler
sonra vaat edilmiş topraklar gibi
sayfalar ve günler
ışık istiyordu yalnızlığım
Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
İlerledikçe... Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
daha şiir bitmeden. Karardı dizeler.
Aşk... Bitti. Soldu şiir.
Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden


Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
Aşk yalnız bir operadır, biliyordum: Operada bir gece
uyudum, hiç uyanmadım.
barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
eksiliyorduk
mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
her otelde biraz eksilip, biraz artarak
yani çoğalarak
tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin
birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
ağır ve acı tanıklıklardan
geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
ve açık hayatları seviyordu.
Buraya gelirken
uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
panayır yerleri... panayır yerleri...
ölü kelebekler... ölü kelebekler...
sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
Adım onların adının yanına yazılmasın diye
acı çekecek yerlerimi yok etmeden
acıyla baş etmeyi öğrendim.
Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?

ipek yollarında kuzey yıldızı
aşkın kuzey yıldızı
sanırsın durduğun yerde
ya da yol üstündedir
oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı

AŞKIN BİR YOLU VARDIR
HER YAŞTA BAŞKA TÜRLÜ GEÇİLEN
AŞKIN BİR YOLU VARDIR
HER YAŞTA BİRAZ GEÇİKİLEN
gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin. O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim
bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde
yerli yerinde her şey

şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
şimdi her şey yeniden
yüreğim, o eski aşk kalesi
yepyeni bir mazi yarattı sözüklerin gücünden


Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren


MELÂHAT GEÇİLMEZ

0 YORUM

1.Gazetelerde ak kara bir resmi otuz yıllık. Arkasında mülki taksimatlı bir harita.
Komiserin odasında ağırlanırmış.

2.Ve imparatoriçeliğinde bir vesikalık. Tombalacı Ceylan renkli çekmiş.
Delikleri balmumuyla örterler.

3.Gönderilen çelenklerde 'Geçilmez' yazılmıştı soyağacı. Küçük harflerle de
'fuhşun anısına'.

4.Çanakkaleli Melâhat'ın törenine polis bandosu da katılmıştır.

Ece AYHAN


MOR KÜLHANİ

0 YORUM

1.Şiirimiz karadır abiler

Kendi kendine çalan bir davul zurna
Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
Taşınır mal helalarında kara kamunun
Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir

Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler

2.Şiirimiz her işi yapar abiler

Valde Atik'te Eski Şair Çıkmazı'nda oturur
Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür
Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta
Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir

Dirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler

3.Şiirimiz gül kurutur abiler

Dönüşmeye başlamış Beşiktaşlı kuşçu bir babanın
Taşınmaz kum taşır mavnalarla Karabiga'ya kaçan
Gamze şeyli pek hoş benli son oğlunu
Suriye hamamında sabuna boğmasının şiiridir

Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler

4.Şiirimiz erkek emzirir abiler

İlerde kim bilir göz okullarına gitmek ister
Yanık karamelalar satar aşağısı kesik kör bir çocuğun
Kinleri henüz tüfek biçimini bulamamış olmakla
Tabanlarına tükürerek atış yapmasının şiiridir

Böylesi haftalık resimler görür ve bacaklanır abiler

5.Şiirimiz mor külhanidir abiler

Topağacından aparthanlarda odası bulunamaz
Yarısı silinmiş bir ejderhanın düzüşüm üzre eylemde
Kiralık bir kentin giriş kapılarına kara kireçle
Şairlerin ümüğüne çökerken işaretlenmesinin şiiridir.

Ayıptır söylemesi vakitsiz Üsküdarlıyız abiler


6.Şiirimiz kentten içeridir abiler

Takvimler değiştirilirken bir gün yitirilir
Bir kent ölümünün denizine kayar dragomanlarıyla

Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?


Ece AYHAN


Cahit Koytak'ın Şiiri

0 YORUM

Cahit Koytak'ın Şiiri


Aşağıda okuyacağınız Harranlı Müneccim, dostu olmakla övündüğüm, çağdaş Türk şiirinin büyük ustası Cahit Koytak’ın bugüne kadar hiçbir yerde yayınlanmamış bir şiiri. Harranlı Müneccim’i Medyakronik okuyucularıyla paylaşmama izin verdiği için (de) Cahit Koytak’a minnettarım.
NABİ AVCI

Harranlı Müneccim
Cahit Koytak

sonunda yağmur yağacak,
hem öyle bir yağmur ki
yapılmayan işlerin,
ödenmeyen borçların,
tutulmayan sözlerin
mazereti olacak .
ve kefareti, uğruna bir tazenin
kalkıp yollara düşmeyi
ve kaderle güreşmeyi bu yaşta
göze alamamanın ...

öyle bir yağmur ki, aylarca
belki yıllarca yağacak;
senatoyu su basacak,
sarayı, kiliseyi ...
ve patriğin külahını
snodun çamurlu tortuları üstünde
yüzdürecek kadar
yükselecek sular;
yağlı takkelerini yüzdürecek kadar
çerçöple birlikte,
kavgayı kızıştıran ruhanilerin;
ve takma başı üstündeki
takma perçemini
biçare imparatorun.

elmas sertliğinde yağacak,
sabır inceliğinde...
ve yasaları eritecek yağmur,
töreleri - o yıkılmaz sanılan
kaleleri, kurumları falan...
yer gibi sağlam, gök gibi her yerde
diyerek şanını yücelttikleri
ama kanını emdikleri,
kökünü kemirdikleri
köhne devleti...


öyle bir yağmur ki...
allakbullak edecek piyasaları,
dinleri, sanatları, ülküleri;
maskaraların suratlarına sürdükleri
boyalı pudra gibi eritip akıtacak,
pudra şekeri gibi...
dilleri, üslupları, retorikleri.
ve siz ey, süslü seremonilerin,
sadakat gösterilerinin,
ödüllerin, nişanların altında
yamalı ciğerlerini,
tahta cambaz bacaklarını
gizlemeye çalışan
yeteneksiz saray şairleri!

o yağmur yağınca,
o büyük yağmur,
teranelerinize can katmak için
cıvıltılarına kulak kabarttığınız,
tahsisat-ı mestureden ödenekli
ilham perileriniz,
ilham fareleriniz
yuvalarından dışarı vuracak,
halkın yatağının, yastığının altından,
gardıroplarından fahişelerin,
akla gelen her kuburdan,
hatta ayak yollarından muhaliflerin;
hem de leşlerinin kuyrukları
sizin burunlarınıza
dolanmış olarak!


o yağmur yağınca,
o büyük yağmur,
kemerli, revaklı hayalhanelerinde
arp çalan, neşide söyleyen,
iskambil falı açan
ve tatlı ürpermeleri içinde
ölümlü ihsasların
aşk oyunlarıyla oyalanan
zarif ruhlarını çürütecek rutubet
ve rakik vicdanlarını
suskun entellektüellerin.

ve yıkayacak o büyük yağmur,
silip temizleyecek
noktasına, virgülüne kadar,
halkın belleğine balçıkla sıvadıkları
bulanık satırlarını,
görece lekelerini şöhretimin;
o göçebe serazen güzeliyle yaşanan
küçük, masum macerayla ilgili...


bunları ben söylüyorum;
en uzak yıldızlara,
ziclere, atlaslara bakarak...
ben, El Harizmi’nin gözde tilmizi,
-öyle olduğu için de
Bağdat’ta tutunamayan,
Roma’da anlaşılmayan,
ve Bizans’ta, elli yaşında
tam yıldızı parlayacakken
adı ikon kırıcıya
ve kart hovardaya çıkartılan-
ben, yıldızbilimci, şair,
Harranlı Leon:

ben, matematikçi, mimar, ressam;
rum ateşinin mucidi;
hendesede hace-i hacegân;
yedi dilde konuşan,
üçünde yazan-bozan;
gizli ilimlerde,
bahusus maraz-ı kalpte
ve inkisar-ı aşk ve muhabbette uzman;
diline hâzık hekim,
eline mahir cerrah;
tarid-i cin ve sihir,
ilahiri ilahiri ilahir...

medyakronik.com dan tam alıntı


dünyanın en çok Error! Bookmark not defined. satış yapan tezgahtarı

0 YORUM

dünyanın en çok Error! Bookmark not defined. satış yapan tezgahtarı

dağların aşağısında oralarda güvendesindir
yapılmış ve yapılmasına yardım ettiğin tanrıların,
haksızlıkların ve bütün bunların yanında;
dünyanın en çok satış yapılan tezgahlarında


bazıları açıkgöz olamadılar ki onlar hayatta hiç
yer ayırtmamışlardı, buldukları yere oturdular,
emanet ve kocaman popolarıyla;
dünyanın en çok satış yapılan tezgahlarında


ambalajlardan kaçınan bir yanı gene de insanın vardır dersin
vardır onlardan,
yani insanlardan ve telefon tellerinden çok vardır;
dünyanın en çok satış yapılan tezgahlarında


lokmasına ve karısına sahip olamayanların
söylediklerini duyuramayanların, odaların hep köşelerine oturanların,
hayat ve dünya üzerine söyleyeceği bir çift söz yakında;
dünyanın en çok satış yapılan tezgahlarında


geldiğimizde dünya ayak kokuyordu
bütün sokaklar, rıhtımlar, kadınlar, düğünler,
kimsenin kimseyi duymadığı çalgılı lokantada;
kimse bilmiyordu, tezgahtarın ayakları peynir gibi kokuyordu



Enis AKIN


BEŞ GÜL

0 YORUM


Sizin için tuttum beş gül getirdim Sevgili,
durup dururken beş kırmızı gül getirdim, kan.
Beş beyaz gül süt, beş sarı gül altın yaprak,
tuttum beş pembe gül getirdim Sevgili, tan.

Başka bir el koparmış onları, benim elim
bunca korkak: Bir dikmeyi bilirim, bir de
dokunmayı: Tepeden tırnağa teniniz yangın
beldem, sizin için beş siyah gül parmaklarım.

Kömür. Toprak, temas, sahi bir de ak
kâğıt, seçtiğim kelimelerin arasında nedense mağrur,
ilerlerim karda bıraktığım izler birer ağıt,
ayırdım dikenleri: Sizin için bu beş arı gül.

Enis BATUR


SON EKLENENLER
ARSIV
  • Yapıbozum Şiirleri

  • Nilgün Marmara

  • Edip Cansever

  • Enis Batur
  • Felsefe Notlari
  • Borges Defteri
  • Şimdiye kadar

    Los Angeles Probate Lawyer
    kişi ziyaret etmiştir.

    ATOM 0.3